Dr.Erhan ARIKLI KKTC.Orta Asya Temsilcisi GLOBALLEŞEN DÜNYADA TÜRK DIŞ POLİTİKASINA KISA BİR BAKIŞ 2008-07-30 06:25:44
Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye, kendi dışındaki coğrafya ile ilgilenmekten özellikle kaçınmış ve daha çok içe yönelik bir politika izlemiştir. Bu politika, Atatürk’ün meşhur ‘Yurtta sulh Cihanda sulh’ sözü ile oldukça uyumludur. Atatürk’ten sonraki yönetimler onun uyguladığı tarafsızlık politikasını devam ettirmeye çalıştılarsa da Sovyetler Birliğinin, 7. Haziran 1945 tarihinde Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliğine verdiği Nota ile,Türkiye’den Kars Ardahan ve Artvin Vilayetlerini istemesi yüzünden Türkiye Sovyet tehlikesini ensesinde his etmiş ve bu tehlikeye karşı ittifak arayışlarına başlamıştır.
Sovyetler Birliği, 1953 Haziranında her ne kadar bu taleplerini Molotof’un ağzından geri çekmişse de Sovyetler Birliği’nin yayılmacı politikasından ürken Türkiye, NATO’ya girmek süreti ile kendini güvenceye almıştır. Balkan Paktı, Cento vs. Türkiye’nin hep yalnızlığını giderme çabasının ürünüdür.
NATO’nun dışında kendisini Ekonomik açıdan güçlendirecek oluşumlarla da ilgilenen Türkiye, 1960 yılında o zamanki adı AET olan Avrupa Birliği ile Ankara anlaşmasını imzalayarak Avrupa’nın parçası olma yönünde yaklaşık 150 yıldır devam eden macerasına yeni bir şekil vermiştir.
Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu askeri üstünlüğünü kaybedip teknolojik acıdan Avrupa’nın gerisine düşünce, Osmanlı aydınları bu sefer Avrupa’yı bir model olarak düşünmeye, Avrupa fikirlerini ve hayat tarzını ülkeye ithal etmeye başlamıştı. Bu düşünce 1856 yılında Paris Barış Konferansında somutlaştırılmıştı.
O zaman dahi Avrupa’daki pek çok aydın ve yönetici Osmanlı İmparatorluğunun ve dolayısı ile Türklerin Avrupa değerlerini ve normları paylaşmadığını düşünüyordu.
Avrupalıların Türkleri kendilerinden biri olarak kabul etmemesinin en büyük sebebi Yüzyıllardan beri Avrupa’da devam eden Türk fetihleri ve bu fetihlerin Avrupalılar üzerinde yarattığı korkudur. Avrupa’daki Türk korkusu ve nefreti, Avrupa’yı uzun yıllar tahakkümü altında tutan Atilla ile başlamış, Avarlar, Bulgarlar ve Osmanlılarla devam etmiştir. Yaklaşık XV asırdır devam eden bu kavganın Avrupalıların Şuur altında muazzam bir korku yarattığı ve günümüze kadar devam ettiği bazı Avrupalı aydınlar tarafından da itiraf edilmektedir.
Soğuk savaş döneminin yarattığı ittifak sürecinde Avrupa ile Türkiye arasında fazla bir sıkıntı görünmüyordu. Çünkü Türkiye, Batı Avrupa’yı da tehdit eden Sovyet Bloğuna karşı bir “Tampon Devlet” işlevi görüyor ve sınırlarında Sovyetlere ait 150 tümen askeri meşgul ediyordu.
Sovyetler Birliğinin çöküşünü takiben Avrupa, Türkiye’ye yaklaşımlarında askeri ve strateji konuları geri plana iterken, Ekonomi, Kültür, insan hakları ve Siyasi konuları öne çıkarmaya başlamıştır.
Oysa, o zaman ki adıyla Avrupa topluluğu ile Türkiye’nin 1963’te imzaladığı ortaklık anlaşmasında, Ekonomik mahiyetli bazı şartları yerine getirmesi halinde Türkiye’nin AET ye tam üye olabileceği kayda alınmıştı. Ama daha sonra Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan Devletler ve Avrupalı Kurum ve Kuruluşlar bu şartları daha da ağırlaştırmaya Türkiye’nin önünde aşılması imkansız bariyerler çıkarmaya başladılar.
1990’lı yıllardan sonra Avrupa Birliği, Türkiye ile birleşmeyi geri plana iterken, SSCB’nin yıkılması ile serbest kalan Doğu Avrupa ülkelerine kucak açtı. Oysa, bu ülkeler ekonomik, demokratik ve insan hakları açısından Türkiye’den oldukça geriydi. Avrupa Birliği, kendi parçası olarak gördüğü bu ülkeleri üye kabul ederken onlara Türkiye’ye uyguladığı kriterlerin hiç birisini uygulamamıştır
1963 Ankara Antlaşması ile başlayan ortaklık ilişkisinin en önemli halkası 1995 tarihinde imzalanan Gümrük Birliği olmuştur. GB Kararı ekonomik bütünleşme sürecinde önemli bir aşama olsa da, bu kararın reel politikaya asıl etkisi ekonomik olmaktan çok siyasidir. Merkezi karar alma mekanizmaları içinde yer almadan girilen bir GB'nin kaçınılmaz olarak ekonomik bir maliyeti vardı .Bu konuda bir araştırma yapan ve sonuçları kamuoyu ile paylaşan ATO’nun ortaya koyduğu rakamlar çarpıcıdır. Ato Başkanı Sinan Aygün bu konuda yaptığı açıklamada; Türkiyenin Gümrük Birliği’ne girdikten sonra 2003 yılına kadar AB ile ticaretinde toplam 67.8 milyar dolar açık verdiğini dile getirmiştir. Türkiye’nin tam üye olmadan Gümrük Birliği’ne giren tek ülke olduğunu hatırlatan Aygün, Yunanistan 1981'de tam üye olduğu halde, Gümrük Birliği'ne 1986'da, İspanya ve Portekiz’in ise 1986'da tam üye oldukları halde Gümrük Birliği'ne 7 yıl sonra yani 1993'te girdiğini belirterek AB’nin Türkiye karşı uyguladığı çifte standardı açıklamıştır Aygün, Türkiye pazarının birden bire AB'nin dünyadaki 6. büyük pazarı haline geldiğini AB’nin Gümrük Birliğinden doğan zararlarının telafisi için Türkiyeye 3 milyar euro cıvarında mali yardım yapması gerekirken bu yardımı da çeşitli bahanelerle yapmadığını söylemektedir.
Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini zorlaştıran ve hatta imkansız hale getiren maddelerin bir kısmını şöyle sıralamak mümkündür.
a)AB Türkiye’nin nüfusundan korkmaktadır:
70 milyona yaklaşan nüfusuyla Türkiye, AB coğrafyası içinde (yeni üyeler ve aday ülkeler dahil) en fazla nüfusa sahip ikince ülke konumundadır. Türkiye'deki nüfus artış hızı AB ülkeleri ile karşılaştırıldığında önümüzdeki 50 yıl içinde Türkiye'nin AB'nin (eğer üye olursa) en fazla nüfusa sahip ülkesi olacağı kesindir. Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya göre 2050 yılında Türkiye'nin nüfusu 99 milyon, Almanya'nın 70 milyon, İngiltere'nin 58 milyon, Fransa'nın 61 milyon ve İtalya'nın 43 milyon olacağı öngörülmektedir.
Avrupa'da 2050 yılında şu ana göre nüfusu artan üç ülke olacaktır. Bunlar İrlanda Norveç ve Türkiye. Norveç'in 5, İrlanda'nın 7,5 milyon olacağı varsayılırsa Türkiye'nin nüfus artışının önemi daha iyi anlaşılabilir. Bu yaşlı nüfusun sosyal yardım kuruluşlarına getireceği ek mali yük de gözden kaçırılmaması gereken önemli bir ayrıntıdır. Şu haliyle bile Türkiye'nin AB'ye üye olması durumunda AB Parlamentosunda en fazla üye ile temsil edilecek ülkelerden biri olma olasılığı resmi olarak söylenmese bile AB içinde bazı çevreleri rahatsız ettiği bilinmektedir.
Yine Konsey'de oy katsayıları açısından Türkiye,en çok oya sahip üye ülkelerden birisi olacaktır. Konuya bir de yeni getirilen çifte çoğunluk sistemi içinde ele alacak olursak durum AB açısından çok daha kötü olacaktır. Buna göre Türkiye'nin nüfusu itibariyle, karar almada hem Nice Antlaşmasında hem de Anayasa Taslağında yer alan nitelikli çoğunluk ile karar alınacak durumlarda, aranacak olan Birlik nüfusunun 3/5 gibi ya da %62 gibi oranların bulunmasında kilit rol oynayacak ülke haline gelebilecektir.
Rakamsal olarak ifade edilirse, Türkiye şu anda AB nüfusunun yüzde 11,8 i ile Almanya'nın ardından ikinci büyük nüfusa sahip ülkesi konumuna gelecektir.
b. Türkiye’deki fert başına düşen milli gelir Avrupa standartlarının altındadır. Türkiye’nin milli geliri 5000$ civarındayken Avrupa Birliğinin en fakir ülkelerinden Yunanistan ve Portekiz’in milli gelirİ 12 bin dolar civarındadır.
c. Türkiye’nin tarımdaki iş gücü oldukça fazladır. Türkiye’nin %40 Tarımla uğraşırken, mesela İngiltere’de bu oran %2’dir. Türkiye’nin Tarımdaki iş gücü pek çok Avrupa ülkesinin bir çoğunun nüfusundan daha fazladır.
d. Türkiye’de bölgeler arası gelir dağılımında büyük farklılıklar vardır. Türkiye’nin batısındaki gelir seviyesi ile hayat standardı Avrupa Birliği seviyesindeyken Doğu ve Güney Doğusunun hayat seviyesi çok düşüktür.
e. Türkiye’deki kamu açığıda Avrupa Birliğinin öngördüğü kriterlerden fazladır. %35-40 civarındaki kamu açığı Türkiye’nin sağlıklı bir ekonomik büyüme gerçekleşmesine engel olmaktadır.
Avrupa Türkiyenin yukarıdaki maddeleri göz önünde bulundurarak kendi çıkarları açısından Türkiyenin önüne engel olarak çıkarmaları haklı görülebilir.Türkiyenin ekonomik ve siyasi bir takım kriterleri düzeltmeden AB’ye alınmamasını da anlayışla karşılamak mümkündür. Ama Türkiye Avrupa Birliği ile arasında sorun teşkil eden bu ekonomik problemler, birincil öncelikli problemler değildir. Asıl problem, Türkiye’deki Demokrasi ve İnsan haklarını içine alan Siyasi Kriterlerde ortaya çıkmaktadır. Avrupa Birliğinin Siyasi meselelerde Türkiye’nin önüne koyduğu şartlar, Türkiye’nin asla kabul edemeyeceği şartlardır. Güney Doğu meselesi, Ermeni meselesi, Kıbrıs meselesi, Yunanistan’la ilgili meselelerin yanı sıra. “Vakıflar Yasası” “Fener Rum Patriğinin Ekümenik Sıfatı” “Heybeliada Ruhban Okulu” gibi Kopenhag kriterlerinde olmayan pek çok şart, Türkiye’nin önüne engel olarak konulmaktadır.
Helsinki zirvesinde Türkiye resmen aday üye kabul ederken AB Konseyi, Aday Ülkelerin aralarındaki sınır anlaşmazlıklarını çözmek için ellerinden gelen gayreti göstermelerini, makul bir sürede çözüm olmaması halinde konunun Uluslararası Adalet divanına götürülmesini karara bağlamıştı. Türkiye ve Yunanistan’ın arasındaki sorunların çözümü için verilen son tarih 2004 yılı idi. Ne gariptir ki, bu şart, bölünmüş ada olan Kıbrıs’a uygulanmamış ve Kıbrıs’ta bir çözüm olmadan da Rumların AB’ye alınacağı defalarca teyid edilmişti. AB’nin bu tavrı Rumların uzlaşmaz tutumunu daha da artırmasına neden olmuş ve “Nasılsa üye olduktan sonra Türkiye’yi köşeye sıkıştırarak istediklerimizi alırız” düşüncesi ile Annan Planına “Hayır” demelerine sebep olmuştur
Netice itibari ile Türkiye, yaklaşık 200 yıldan beri devam ettirdiği AB’ye girme mücadelesini yeniden gözden geçirme noktasına gelmiş bulunmaktadır.
Devlet adamları “AB’den başka alternatifimiz yok” diyerek Türkiyenin alternatif arayışlarının önünü tıkamamalıdırlar.
Türkiye sahip olduğu değerleri ile en fazla dış politika alternatifine sahip ülkelerin başında gelmektedir.